Her cuma, 89.2 Radyo Fırat'da!

16 Haziran 2017 Cuma

Doğru Eleştiri ve Whiplash

Sanatçının gelişimi için en önemli unsurun kendine karşı dürüst olmasından geçtiğini savunuyorum. Keza etrafındaki insanlar ve eleştirmenler de sanatçıya ve ürettiklerine karşı dürüst ve hatta acımasız olmalı. Korkak eleştiri sanatçıyı yanlış çıkarımlara yönlendirecek ve en iyi ihtimalle gelişimini yavaşlatacaktır. Bu sebeple eleştiri yapıcı değil, yıkıcı olmalıdır. Yanlışlık ve eksiklikleri yıkmalı ve sanatçıya yeniden, daha iyi bir üretim yapmasını sağlayacak alan açmalıdır. Whiplash filminden Terence Fletcher’ın da dediği gibi; “Dilimizde ‘Aferin’den daha tehlikeli bir kelime kesinlikle bulamazsın.”



Sanatçı ise eleştirilere mümkün mertebe karşı çıkmalıdır. Zira yarattığı ürünü savunamayan kişiye sanatçı denemez. Sanatçı aklın ve mantığın sınırları dahilinde eleştirilere karşı çıkarak eleştirmene ve görüşlerine karşı tezler üretmelidir. Bu sanatçının yarattığı işi anlamlandırmasını kolaylaştırırken hatalarını idrak etmesinde daha faydalı olacaktır. Çünkü biliyoruz ki insanoğlu bir bilgiyi ne kadar zor elde ediyorsa o denli önemsiyor. Bu yüzden doğrudan eksiğini kabullenmek sanatçının farkındalık, öz eleştiri gibi kavramlara kavuşmasını yekten geciktiriyor.

Velevhi görülmek istenmeyen ve hatta kaçılan gerçek şu ki; sanatın ve sanatçıların gelişmesi büyük tartışmalar ve münakaşalara bağlı bir süreç. Günümüzde ise sanatçılar kadar apolitik bir sanat anlayışı hüküm sürüyor. Eleştirmen noksanlığımız bu yüzden...



Bu konuyla ilgili yukarıda da anektodunu paylaştığımız Whiplash filmini izlemenizi öneririz...

11 Şubat 2017 Cumartesi

Yağmurdan Önce


İngiliz Edebiyatı
Yağmurdan Önce
Jonathan Coe
E Yayınları
216 Sayfa


Yağmurdan Önce, yazardan okuduğum ilk kitap. Öykü, Rosamond'un ölmeden önce Imogen adlı, kuzeninin torunu olan genç kıza bıraktığı kayıtlardan oluşuyor. Bu kayıtları ise Gill adlı yeğenine bırakıyor ve Gill'in Imogen'e ulaşma çabası ile hikaye başlıyor. Gill ise Imogen'i bulamıyor, sonrasında da mecburen Rosamod'un kayıtlarını dinlemeye başlıyor.

Imogen ile ilgili bu hayat hikayesi oldukça karışık, aynı zamanda da insanı fazla fazla şok eden ve üzen durumları içeriyor. Rosamond kuzeni Beatrix'e olan takıntılı dostluğunu anlatmak ile başlıyor, Beatrix'e annesi tarafından psikolojik şiddete maruz kaldığını, istenmediğini görüyoruz. Ardından Beatrix'in kızı Thea'nın başından geçenlerle devam ediyor ve tabii Thea'nın kızı Imogen' e kadar da hikaye sürüp gidiyor.

Karakterlere, kurguya ayrıntılı değinmek istiyorum. Bana kalırsa bir annenin kızına yaklaşımının doğuracağı sonuçları ve hatta bu sonuçların çevredekileri, doğmamış çocukları bile etkileyeceği güzel anlatılmış. Rosamond'un saplantısı haline gelen Beatrix başarılı karakterlerden biri. Özellikle Bony adlı köpeğin kayboluşunun onda bıraktığı derin acı güzel anlatılıyor. O bölümde annesinin ona olan tutumundan ziyade yıllar sonra bile köpek de suç bulması, "neden gitti" diye sayıklamalarını edebi anlamda güzel, duygusal anlamda acı verici buldum. 

Beatrix'in kızı Thea'yı iki yıllığına Rosamond'a bırakması ve kızını geri aldığında Rosamond'un o zamanlarda beraber yaşadığı Rebecca'nın da evi terk etmesini önemli bir ayrıntı olarak görülüyor. Rosamond kitapta hiç bahsedilmese de Beatrix'e olan tutkusunu bir biçimde onun çocuğunu ya da torununu sahiplenerek gösterdiğine inanıyorum. Beatrix ile ilgili bir detayın hayatında bulunması ona iyi gelirken onun gidişi Rebecca örneğindeki gibi felaket getiriyor.

Ardından Imogen'i yani Thea'nın kızını da yanına almak istemesi ve emin ellerde olduğunu bilmesine rağmen bir şekilde kızın hayatına girmeye çalışmasındaki ısrarında bir ruhsal hastalık fark ediliyor. Rosamond eş cinsel olduğundan bir çocuk sahiplenmek istemesi olarak görülebilir ama ben bu ihtimal üzerinde durmanın saflık olabileceğini düşünüyorum. Benim tüm bu çıkarımlarım kitapta yok, bazen hafif hafif göz kırpıyor bunlar sadece. Bense hikayenin bunun üzerine kurulduğundan neredeyse eminim.

Kitaptaki kötü ebeveynlerden daha çok Rosamond'u tehlikeli bulduğumu ayrıca söylemek isterim. Imogen, çocukluğunda kaldırılamayacak şeyler yaşayıp evlat edinilmişti, yepyeni bir hayata başlamıştı. Ek olarak da çocukluğuna dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Ama Rosamond onu bir türlü rahat bırakmıyor, ailesine ulaşıyor, izinler alıyor ve sonunda yakınında oluyor. En sonunda da intihar etmeden önce Imogen'e onun hiç hatırlamadığı geçmişini tüm o travmatik ayrıntıları ile anlatmaya girişiyor. Bunun Imogen'i elde edememesinden kaynaklı bir tür intikam olarak gördüm ben, her ne kadar Rosamond anlattıkları boyunca ne kadar şefkatli olduğunu ve koruma iç güdüsü ile yaklaştığını söylese de hayatının olayı olacak kadar bu aile ile uğraşmasının altında iyi niyet bulamıyorum. En azından benim gözümde ölmeden önce yapılacaklar listesinin başında, bir çocuğun yeniden kurduğu hayatı berbat etmek gelmiyor.




Neler eksikti konusuna gelirsem, Rosamond'un kayıtlarının başlamasından sonra yeğeni Gill'in hayatı ile bağlantılar kurmasını, en azından Gill'in hayata yeni bir göz ile bakmasını beklerdim ama Gill'e zerre değinilmemişti. O kısımlar doldurma olmuştu. Rosamond'un kendi ile ilgili taraflı anlatımı zaman zaman beni çok sıktı, ayrıca dili de samimiyetsizdi. Sonunun pek mistik tesadüfler ile bağlanması da bir anda tüm kitabı anlamsızlaştırdı. Hayatımın kitabı, başucu kitabım gibi sözler asla edemem. Fakat okuduğuma pişman olacağım kitaplardan olmaz yine de. 


Velhasıl karşınıza çıkarsa bir bakın, size hitap ediyorsa kitaplığınızdaki yerini alır diye düşünüyorum. İyi okumalar...

5 Şubat 2017 Pazar

Vezir Parmağı

Film ve hakkında yapılan yorumlardan bihaber bir vaziyette sinemaya gittiğimde en yakın seans olan "Vezir Parmağı" filmine bilet aldım ve salona geçerek koltuğuma kuruldum.Yaklaşık 17 dakika reklam izledikten sonra film başladı ancak yavaş ilerliyordu, öyle ki ilk yarı bittiğinde henüz doğru düzgün bir olay yaşamamıştık ve film yeni yeni hareketlenmeye başlıyordu, bu sebeple verilen arayı merak ederek geçirdim diyebilirim. İkinci yarıda, ana konuya kavuşmamızla beraber ağır aksak ilerleyen filmin toparlayacağını umuyordum. Gelin görün ki ikinci yarının başlamasıyla umutlarım yerle bir oldu. İlk yarıya on üzerinden beş vermişken, filmden çıktığımda filme yalnızca dört verebildim. Sonrasında IMDb puanını merak edip baktığımda 3.9 puan aldığını gördüm ve şaşırmadım.


*Sonrasında IMDb puanı 0.2 puan daha düşerek 3.7'ye gerilemiş


Peki, filme neden bu kadar düşük puan verildi?

Osmanlının son dönemlerinde, bir Anadolu köyünde savaşta eşlerini kaybetmiş dul kadınların devletten kendilerine eş/koca istemeleriyle başlayan film, dönemin sadrazamının bu talebin yerine getirilmesi için bir memurunu (Müstesna) görevlendirmesiyle devam ediyor ancak savaş durumunda olan bir devletin sadrazamı fuzuli sayılabilecek böylesi bir işe neden zaman ve bütçe ayırdığını film boyunca anlayamıyoruz. Harp devam ederken koca bir köyün tek derdinin evlenmek olması ise bambaşka bir konu. Filmin komedi olduğunu, bu yüzden böylesi hataların göz ardı edilebileceğini varsaysak bile bu sefer bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor. Çünkü film genel olarak basit esprilerden oluşuyor ve bu esprilerde ısrar ediyor. Aynı esprinin versiyonlarını çeşitli aralıklarla defalarca izlemek zaten ağır ilerleyen filmi iyice hantallaştırıyor.
Oyuncu kadrosuyla dikkat çeken Vezir Parmağı’nda oyuncularda genel olarak başarılı, özellikle Ali Sürmeli rolünü hakkıyla yerine getirmiş, keza Hayrettin Karaoğuz'da canlandırdığı karaktere uyum sağlamış. Gelgelim Laz'ından Kürt'üne memleketin her yerinden bir karakteri perdede görmek bana bir fıkra dünyasında yaşadığımızın izlenimini verdi. Zaten filmin ilk yarısı şive komedisi üzerinden ilerliyor. Ancak filmin ana sorun kaynağı senaryo. Alelacele yazılmış intibası bırakan senaryo, tek bir konu üzerinden ilerliyor ve karakterlerin bir hikâyesi yok. Gülben Ergen'in üstlendiği “Gülbahar” ve Levent Sülün’ün canlandırdığı “Hızır” bunun en belirgin örnekleri. Böylesi geniş bir kadroda karakterlerin bu denli özensiz olması tek kelime ile "üzücü". Filmin tamamını ele aldığımızda ise muhalif bir tınısı olduğunu anlıyorsunuz ancak bu hususta da kıvam tutturulamamış ne yazık ki. Filmdeki dindar karakterler ya işgüzar, paragöz kimseler yahut alık/aptal. Keza köylü kadınlar da evlilik ve koca meraklısı. Yer yer siyasi göndermelerde bulunması ise tuzu biberi oluyor…

Filmin iyi yanları yok muydu?

Vardı. Oyunculuklar genel itibariyle başarılıydı, özellikle Ali Sürmeli, Yasemin Yalçın ve Ece Uslu’nun oyunculukları gayet iyiydi. Ayrıca senaryoda yerdiğimiz Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenlik koltuğunda başarısız olduğunu söyleyemem, özellikle ara geçişlerde oldukça başarılıydı. Filmde en çok güldüğüm yer ise Coşkun Göğen ve Nuri Alço'yu gördüğümüz sahneler oldu.

Film hakkında gelen tepkilere Mahsun Kırmızıgül'ün yanıtı ise şöyle oldu;




Özetle; üzerinde çalışılsa başarılı olabilecek bir film Vezir Parmağı ancak hem biraz baştan savma hem de vermek istediği mesajı doğru bir şekilde izleyiciye aksettiremiyor. Dolayısı ile film bu haliyle aldığı puanı hak ediyor diyebilirim...


2 Ocak 2017 Pazartesi

Kamçatka

Arjantin Edebiyatı
Kamçatka
Marcelo Figüeras
Doğan Kitap Yayınevi
313 sayfa




 Arjantin doğumlu yazar Marcelo Figüeras’ın Kamçatka adlı eseri,  kendi ülkesinde 2003 bizim ülkemizde Doğan Kitap etiketi ile 2014’te çıkıyor. Ayrıca 2002’de eseri beyaz perdeye aynı isimle uyarlanıyor.

 Eserde kendisine bulduğu takma isimle Harry ve kardeşi Cüce’nin başından geçenler, ailenin ülkenin iç sorunları ile boğuşması ve zorlukları, Harry’nin güldüren felsefi yorumları ile kitap bir aile trajedisini anlatmaktan fazlasını yapıyor. Bizi sevgi dolu, fedakar bir ailenin hayatının bir kısmına dahil ediyor. 313 sayfa olan bu kitabın öyle ki neden bu kadar erken bittiğini düşünüyorsunuz. Ben kitaba bayıldım, çok güldüm çok hüzünlendim. Çocukların ağzından anlatılan hikayeleri hep daha çok sevmişimdir, bu kitap belki onların arasında en iyilerden biri.




"Kuru kafayla konuşan Hamlet ile televizyonla konuşan babam arasında ne fark var?"





25 Aralık 2016 Pazar

Man of La Mancha

Yönetmen koltuğunda Love Story (Aşk Hikayesi, 1970) filmi ile bilenen Arthur Hiller, baş rollerinde ise Peter O'Toole ve Sophia Loren bulunan film 1972 yapımı bir Don Kişot uyarlaması. Bu filmi diğer uyarlamalardan farklı kılan ise filmin müzikal olması. 132 dakika olan film daha çok Don Kişot'un Aldonza'ya olan aşkı üzerinde duruyor. Özellikle Don Kişot karakteri filmde oldukça şiirsel ve romantik bir karakter, filmin müzikal olması da bu romantizmi körüklüyor haliyle.  Ayrıca film yalnızca Don Kişot'u değil aynı zamanda kitabın yazarı Cervantes'in de hayatından kısa bir kesit sunuyor. Teatral ve şiirsel bir anlatım izleyen filmde vurucu olan bölümler çoğunlukla Cervantes'i gördüğümüz anlar oluyor;



“Yaşam kendine aklını kaçırmış gibi göründüğünde deliliğin nerede yalan söylediğini kim bilebilir? Belki de çok rahat olmaktır delilik. Hayallerini teslim etmek, bu delilik olabilir. Aklı başındaların çöplüğünde hazine aramak, işte bu da delilik olabilir. Ve en büyük delilik hayatı olduğu gibi görmektir, olması gerektiği gibi değil.” 

IMDb'de 6.6 puan film kesinlikle aldığı puandan fazlasını hak ediyor...